Firmanın web sitesi: http://www.ilyushin.org/eng/
(#269287, 12/03/2010 00:05)
Portekizli şair Fernando Pessoa'nın 31 ekim 1935 tarihinde alvaro de campos takma adıyla yazmış olduğu şiirin ismidir. Bu şiir fernando pessoa'nın can yayınlarından çıkan "uzaklıklar, eski denizler" adlı kitabında yer almakta olup şiirin çevirisini cevat çapan yapmıştır.
gülünçtür
bütün aşk mektupları
aşk mektubu olmazlardı
gülünç olmasalardı.
ben de aşk mektupları yazmıştım eskiden.
onlar da elbet
gülünçtü.
aşk mektupları, eğer aşk varsa,
ister istemez
gülünçtürler.
ama aslında,
yalnızca aşk mektubu
yazmayanlar
gülünçtür.
bir dönebilsem
aşk mektubu yazdığım günlere
bunun ne kadar gülünç olduğunu
düşünmeden.
(bütün üç heceden oluşan sözcükler
anlaşılmaz duygular gibi
doğal olarak
gülünçtür.)
çeviren: cevat çapan
(#263224, 09/01/2010 22:08)
portekizli şair fernando pessoa'nın 1931 yılında yazdığı şiirin adıdır. bu şiirin çevirisini cevat çapan yapmış olup eser fernando pessoa'nın can yayınlarından çıkan "uzaklıklar, eski denizler" adlı yapıtında yer almaktadır.
numaracı biridir şair.
öyle ustaca numara yapar ki,
gerçekten acı çekerken bile
rol yapıyormuş gibi görünür.
ve yazdıklarını okuyanların
iyice hissettikleri,
onun çifte acısı değil,
sahte acılarıdır kendilerinin.
böylece döner durur raylarda
eğlendirmek için aklımızı
kalp adını verdiğimiz
o küçücük oyuncak tren
çeviren: cevat çapan
kaynak: http://siir.gen.tr/siir/f/fernando_pessoa/ozruhsal_oyku.htm
(#263221, 09/01/2010 22:00)
Hayat dediğin varlığınla yokluğunun kesiştiği kısacık bir an
Razıyım varlığının dehlizlerinde yok olmaya.
Zamansızım, mekansızım sessizliğinle buluştuğum anlarda
Esiyorum rüzgarınla özgürlüğüme doğru
Aşkım, "hayır" larının prangasıyla el sallıyor sana.
Ey isyankâr ruhumun sessiz çığlığı,
Tamamlandı ruhum gözlerinin derinliklerinde
Bilinmezliğinin içinde nefes almaya çalışıyor ruhum
Üzgün değil kalbim suskunluğunla durulan sularda
Lafım, isyanım kalbindeki yokluğa.
Lalezarım, gözlerinin ferinde yeşerdim ben
Bir bulut oldu bu gece kalbim, gözyaşları yağıyor,
Umudun yavaşça süzüldüğü kurumuş toprağıma.
Uykusuz gecelerimin tek faili,
Tekâmül dediğin gözlerinin kaçışlarında gizli.
Vazgeçmeyeceğim.
(#257643, 18/11/2009 20:49)
Rüzgarın savuruyor beni yaşamın ebruli hayallerine
Esiyorum hafif bir meltem misali yalnız ruhların şehrinde
Dalgalanıyor ruhum gözlerinin derinliklerinde
Yankılanıyor kalbimde sesin, güz şarkıları eşliğinde
Akıyor yaşamım varlığının ateşiyle kaplı yollara
Zamansız ve mekansız bir yerdeyim varlığını hissettiğim dakikalarda
Ömrüm, gözlerinde tükettiğim kısacık anlardan ibaret
Resmini çiziyor anı donuklaştırarak gözlerim
Kayboluyorum yavaş yavaş o güzel bakışlarının silüetinde
Tutuklu kaldı ruhum gözlerinin zindanlarında
Ümide yelken açıyorum kalbinin gül kokulu bahçesinde.
(#257322, 16/11/2009 21:32)
tıpkı bir minyatür sanatçısı misali kelimelerimle donmuş anların tasvirlerini yapardım. gözlerim anları donuklaştırır ve sonra kelimelerim anların gölgelerini nakşederdi mat bir kağıt yaprağına. ama bugün gözlerim izin vermedi anın tasvirine. gözlerimden ılık ılık yaşlar süzüldü ve "an" tüm canlılığıyla bir suretmiş gibi karşımdaydı. hani nakkaşlar suret çizemezler ya işte ben de bugün "anı" nakşedemedim mat kağıt yaprağına...
anın büyüsüyle gözlerimden ılık ılık yaşlar süzüldüğünde omuzlarıma iki küçük kelebek kondu. kelebekler kanat çırpınışlarıyla kulağıma şu iki kelimeyi fısıldadılar, "sonsuz" ve aşk". bu kelimeler kulağıma fısıldandığında yaşamakta olduğum anı aklımın bana yaptığı hınzırca bir oyun zannettim. ama hayır aklım bana oyun oynamıyordu. an gerçekti, gözyaşlarım gerçekti ve yavaş yavaş duyduklarım büyük bir uğultu eşliğinde tüm bedenimi ele geçiriyordu. işittiğim uğultu tüm haşmetiyle bana "sonsuz aşk" adlı şarkının tek bir mısrasını mırıldanıyordu;
"aşk sonsuzdur ve sonsuzluktur aşk."
kelimelerim bana anı dondurupta tasvirini yapamadım diye ceza kesmişlerdi. ben hüküm giymiştim ve cezam o sözleri bir ömür boyunca söylemekti.
"aşk sonsuzdur ve sonsuzluktur aşk."
(#253533, 21/09/2009 00:18)
karşısındaki insanın gözlerinin etkisinde kalan kişinin karşı tarafa söyleyebileceği bir hitap sözüdür.
metin kaçan'ın fındık sekiz adlı romanında bir cümle vardı "ben senin gözlerini kendi gözlerime çekmiştim" diye;
işte o hayallerin bile ötesinde kalan andan beri gözlerim gözlerinde esir düştü, mahpus kaldı ferinin hapisliğinde. sen gözlerine çektiğinden beri ruhun ruhuma yoldaş oldu benliğimin bitap düştüğü çaresiz anlarda. sen gözlerine çektin beni, ışığının nârı gözlerimde dalgalandı ve tüm benliğimi dağlarcasına kıpkızıl bir kor düştü kalbime. gözlerim gözlerinde artık, her soluk aldığım zamanda içime çekiyor, hapsediyorum benliğime seni.
hani insan yaşamını devam ettirebilmek için suya muhtaçtır ya, "işte ben bu fani bedene can versin diye gözyaşlarımı içiyorum yokluğunun kuraklığında". artık her yere gözlerinle bakıyor, gözlerinle arıyorum seni belki görürde gizlendiğin kuytu köşeden çıkarsın diye. ey sevgili! nerdesin? gözlerine çektin beni nerdesin? ben sensizlikle yalnız kaldım, donmaya yüz tuttu bedenim, kalbim son demlerini yaşıyor bu soğuk diyarda... ve sen ruhumu çektin gözlerine, sigarandan son bir nefes çekermiş gibi ciğerlerine...
(#252763, 11/09/2009 00:03)
"yorucu aslında kelimelerin peşinde sürüklenir bir yaşamda kendine ait olanları bulmaya ve yaratmaya çalışmak." satırlarıyla başladı kelimelerin o engin deryasındaki keşfim. evet zor biliyorum bir tek kelimenin peşinde sürüklenmek, bir gününü, bir ayını ve hatta bir yılını o tek kelimeyi yakalamayı istercesine geçirmek... başkalarının çağlar öncesinde anlamlandırdığı, tanımladığı kelimelerden yeni bir şeyler yaratmak ve en önemlisi o kelimelerde kendi varlığını bulabilmek. evet çok yorucu olduğunu bilsem de benim belki tek dileğim "kelimelerin gözlerimi kamaştıran büyülü dünyasında yaşamak ve o yaşam içinde kelimelerle sürüp giden kıyasıya bir savaş verebilmektir."
evet evet kesinlikle artık buna inanıyorum, benim bu yaşamdaki tek arzum "kelimelerin büyülü dünyasından hiç çıkmamacasına yaşayabilmek"... belki bu bir çılgınlık biliyorum ama sonucu ne olursa olsun o dünyada yaşlanmak ve son nefesimi o dünyada vermek istiyorum. neden bu çılgınlığı yapıyorsun? neden bu çok zorlu yaşamı seçiyorsun? sorularınızı duyar gibi oluyorum. hatta kulaklarımda sorularınızın sitem dolu sesleri yankılanıyor. ve şimdi satırlarımla o sitem dolu sorularınızı tatmin edebilecek bir cevap vermek istiyorum.
ben tek bir kelimenin peşinde sürüklendim bu büyülü dünyanın içerisine. günlerimi, aylarımı ve yıllarımı tek bir kelimenin peşinde koşarak geçirdim. gözlerimi kamaştıran, zihnimin tüm kıvrımlarında delicesine dolaşarak aklımı allak bullak eden kelimenin adı "aşk" tı. baktığında ne kadar küçük değil mi "aşk" sadece 3 harfli. ama o kelimeye yüklemiş olduğum hissin etkisi o kadar büyük ki kalbimde, ruhumda ve bedenimde... yaşıyorum ben satır aralarında ve bir tek kelimenin peşinde sürükleniyorum rotasını kaybetmiş bir gemi misali...
ve bir gün "aşk" denilen o ulu kelimenin arkasından koşup soluk soluğa kaldığım bir anda yitirdim ben "ruhumu" varlığımın en önemli parçasını. çoşkun bir telaş içerisinde "aşkı" yakalamak isterken kaybettim ruhumu... ve o gün bugündür kayıbım aslında kelimelerin büyük bir yıldızcasına parıldayan ırmağında... ebedî bir güçle arıyorum benliğimi, arıyorum ruhumun son kalıntılarını mısraların misk kokulu bahçelerinde...
(#252515, 07/09/2009 21:14)
aşağıda yazanlar hayat hakkında verilmiş bir dersi içermektedir. yazılanların tamamı alıntı olup yazarı anonimdir.
bir gün bir felsefe profesörü, elinde birkaç kutu olduğu halde derse gelir. ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir kavanoz alır ve ağzına kadar tenis topları ile doldurur ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar;
öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler, bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur ve öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da 'evet' doldu derler, profesör bu defa masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker.
tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur.
ve tekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar, öğrenciler de koro halinde 'evet' derler.
bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur. öğrenciler gülerler!
profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek 'eveet' diyerek;
ben 'bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım' der.
şöyle ki; bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir; aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeylerdir.
diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur.
o çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir; işiniz, eviniz, arabanız vs.
kum ise diğer ufak tefek şeylerdir.
"şayet kavanoza önce kum doldurursanız..." diye, anlatmaya devam eder, çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz.
aynı şey hayatımız için de geçerlidir. vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır . .
dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz eden şeylere çevirin. çocuklarınızla oynayın. sağlığınıza dikkat edin. eşinizle yemeğe çıkın. evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. öncelikleri,
sıralamayı iyi bilin. gerisi hep kumdur.
bu ara bir öğrenci sorar; "peki, o iki fincan kahve nedir?"
profesör gülerek: "bu soruyu bekliyordum, hayatınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar yer vardır !"
(#252374, 05/09/2009 15:12)
yazmak, kelimelerin büyülü dünyasında yaşamak, hür olmak cümlelerin uçsuz bucaksız diyarında. yazmak kelimesinin sözlüklerde bilinen bazı tanımları vardır. örneğin tdk der ki; "yazmak, söz ve düşünceyi özel işaret veya harflerle anlatmaktır. bu kitabi tanımdan sonra bir de bu yazar tanımlamak ister "yazmak" kavramını. "yazmak, coşkun bir ırmakcasına gönülden akan duyguların kelimeler aracılığıyla satırlara nakşedilmesidir." bazen umutsuz bir aşk hikayesi nedenli kırılan kalbimizin yaralarını sarmak için, bazen kalbimizden taşan coşkun duyguları paylaşabilmek için ve bazen de gidenlerin yasını tutmak için gönlümüzün kalemiyle yazarız. bu yazdıklarımız kimi zaman bir şiirin ahenkli mısraları, kimi zaman bir şarkının melodik sözleri ve kimi zaman ise bir ağıdın acıklı kelimeleri olur, yol alır başka diyarlara doğru. gönlün kalemiyle yazdıklarımız uğultulu rüzgarlar eşliğinde bulut olur gider umutsuz kalplerin, çaresiz ruhların diyarlarına. kelimeler bu diyarlara bazen damla damla bazen de sağanak halde düşüp yağmur olur, ümitsiz kalplere deva, biçare ruhlara bir lokma aş olabilmek için. "bu yüzden hakkı yoktur gönül kalemiyle yazabilenlerin bilinmedik diyarlarda yaşayan umutsuz kalpleri devasız, çaresiz ruhları ise aşsız bırakmaya..."
latincede sevdiğim bir söz vardır "verba volant, scripta manent" diye. o söz der ki "söz uçar yazı kalır". işte bu yüzden görüp, duyupta yaşadıklarımızın en önemlisi de söylediklerimizin buhar olup kaybolmaması için yazalım. peki öyleyse ne duruyoruz "haydi şimdi omuzlarımıza hürlüğün kanatlarını takıp kelimelerin semalarında uçabilmenin vaktidir..."
(#252112, 03/09/2009 00:01)